Edirne Gezisi: Tarih, Kültür, Doğa ve Muhteşem Damak Tadları

Haftasonu günübirlik gezimizi Osmanlı´ya 92 yıl başkentlik yapmış olan serhad şehri Edirne´ye yapıyoruz.
Tarih, kültür ve doğa güzellikleri saymakla bitmeyecek olan bu şehrimize yaptığım ilk gezi bu.
30 senedir İstanbul´da yaşayıp ta sadece iki saat uzaklıktaki bu güzelim şehri gezmemiş olmam nedeniyle kendimi ayıplıyorum.
Dünyam insanı binlerce kilometre uzaklıktaki ülkesinden gelir gezer, biz iki saatlik yola gidip gezmeyiz.

TEM otobanı Mahmutbey Gişelerinden çıktıktan sonra Edirne´ye 190 km var. Otoban Edirne´ye kadar uzanıyor. Otoban bittikten sonra çok kısa bir yol daha gidiliyor. Edirne Merkez ve Edirne Doğu şeklinde iki tabela görüyoruz ve Merkez yönüne giriyoruz. Eski Edirne´nin dar caddelerinden geçerken Selimiye Camii karşıda beliriveriyor, sanki Edirne´ye gelenlere tüm ihtişamıyla Hoş Geldin der gibi. Camiye doğru ilerliyoruz.



Çok güzel bir sonbahar güneşinde her yer pırıl pırıl. Caminin büyük bahçesinin yanında arabamızı park ediyoruz. Selimiye´nin muhteşem görüntüsü ile yemyeşil bahçesi bizi karşılıyor. Bahçede ilk olarak Güvercinleri görüyoruz. 2,5 yaşında olan oğlum Erdem kuşlara yem atıyor ve kuşlara bu kadar yakın olmak onu çok sevindiriyor.



Bahçeden Selimiye´ye geçerken tarihi Arasta Çarşısı var. Çarşının hemen önünde Osmanlı giysileri içinde macuncular var. Henüz macun yemek için erken olduğundan sadece resim çekiyoruz. İstanbul´da olsa hemen "resim çekmek 5 TL" gibi yazı asarlar. Resim çekme isteğimiz gülümseyerek kabul ediliyor.



Tarihi çarşı girişinde Edirne´nin meşhur meyveli sabunları dikkatimizi çekiyor. Gerçeğinden zor ayırdedilir şekilde bir manav tezgahını andırıyor. Evimize hatıra olarak 15´er tane alıyoruz. Tam meyvelerin tanesi 1 TL, yarım olanların 50 krş.



Bu çarşı içinde ayrıca meşhur badem ezmesi, kavala kurabiyesi, deva-i misk gibi Edirne´ye özgü tadları sunan Keçecizade ve Arslanzade´nin de dükkanları var. Keçecizade´nin vitrininden bir resim çekiyoruz ve mağaza görevlisinden Edirne´de 5 ayrı şubeleri olduğunu öğreniyoruz. Selimiye´nin hemen yanında 1905 yılında kurulan ve şu anda dördüncü kuşağın sahibi olduğu meşhur Ezmecioğlu da var. Ezmecioğlu, Selimiye´nin yanındaki tek dükkandan hizmete devam ediyor. Edirne´ye geldiğinizde bu 3 meşhur yerden de alışveriş yapmanızı öneririz. Ezmecioğlu, Keçecizade ve Arslanzade.



Çarşı içinden Selimiye´ye giriyoruz. Selimiye´nin hem mimarisi hem de içerisindeki çiniler ve işlemeler muhteşem. Atalarımız özene bezene yapmış, o ne ihtişamlı bir yapıdır. II.Selim tarafından Mimar Sinan´a yaptırılan Türk-İslam eserlerinin en ihtişamlılarından Selimiye Camii mutlaka görülmeli. Şimdilerde teknoloji bu kadar ileri olmasına rağmen bu şekilde yapılar olmamasına üzülüyoruz. Hele ki İstanbuldaki çarpık yapılaşma, boyasız hatta sıvasız çirkin binaları görünce Osmanlı´nın o muhteşem yıllarında yaşıyası geliyor insanın. Şehir planlaması, mimari, estetik ne kadar ileriymiş diye düşünmeden edemiyoruz.



Edirne´de Selimiye´ye yakın ve yürüyerek gidebileceğiniz Eski Cami ve Üç Şerefeli Cami de var. Yaklaşık 600 yıllık bu eserler de mutlaka görülmeye değer. İnsan buraları gezince tarihte bir yolculuğa çıkmış gibi oluyor.



Öğle yemeği için, methini daha İstanbul´dayken duyduğumuz Selimiye´nin hemen karşısında bulunan meşhur Osman´ın Park Köftecisi´ni tercih ediyoruz. Izgara üzerinde cızırdayan köftelerin hem resmini hem videosunu çekiyoruz. Osman usta ile tüm Türkiye´de tanınmasına neden olan bu lezzetin kaynağı hakkında kısa bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Köftelerinin lezzetinin dana etinden kaynaklandığını belirtiyor, bir de köfteyi pişiren ustanın mahareti diyor. Kullanılan ızgara, ateşin seviyesi, kullanılan et, pişirme süresi, bunların hepsi lezzeti etkiliyormuş. Doğrusu şimdiye kadar yediğimiz en lezzetli köftelerden olduğunu ve ününün hakkını verdiğini düşünüyoruz. Leziz köftelerin ardından Osman usta bize, hemen yan komşusu olan Arslanzade´nin standından kurabiyeler ikram ediyor. Dönüşte bu kurabiyelerden de almayı ihmal etmiyoruz.



Ağzınızı sulandırdığım için üzgünüm ama köfteler hem göze hem damağa hitap edince resim yayınlamamak olmazdı.



Öğle yemeğinden sonra yürüyerek Edirne´yi keşfe devam ediyoruz. Selimiye´nin karşısında kuğulu park var. Ama kuğu göremiyoruz. Havuzun yanında tavuz kuşları var. Parkı geçince yine tarihi olduğu izlenimi veren bedesten çarşı var. Onu da geçince trafiğe kapalı bir caddeye geliyoruz.



Bu cadde Saraçlar caddesi. İstanbul´daki İstiklal caddesini andırıyor. Ünlü giyim markalarının mağazaları, bankalar, cafe ve fast-food restaurantları ile Edirne´nin meşhur ciğer tava ve köfteleri ile tatlılarını sunan dükkanları var. Bu caddeyi gezerken bir an sanki Türkiye´de değil de bir Avrupa şehrinde geziyormuş duygusuna kapılıyor insan. Resimdeki London Cafe de buna çok uyuyor.



İkindi vakti hava çok serinlemeden Meriç nehri kıyısını da görmek ve nehir kıyısında çay içerek dinlenmek istiyoruz. Selimiye´nin yanında park ettiğimiz arabamızı alıp yaklaşık 10 dakikalık bir yolculuktan sonra 3 tane taş köprüyü geçip Meriç´e varıyoruz. Köprüler üzerinde yanımızdan geçen faytonlar da bize eşlik ediyor. Anlaşılan Fayton´lar Edirne´de halen var. Çocukluğumda İzmir´de vardı ve binmeyi çok severdim. Edirne´de halen faytonların var olmasına sevindim.

Meriç nehrinin her iki kıyısında da belediyenin veya özel işletmelerin çay bahçeleri ve lokantaları var. Meriç´in ve taş köprünün muhteşem manzarası ve doğası eşliğinde çay - kahve keyfi yapmak için buraya mutlaka uğramalısınız. Ağır ağır akan Meriç nehri ve iki yakasında yavaşça sallanan ağaçların yapraklarından çıkan seslerin içinize doldurduğu huzurla çayınızı yudumlayacaksınız. Böyle bir manzara varken fotoğraf çekmemek olur mu? Kartpostallara yakışacak bir manzara yakalıyorum ve üç yanından sarkan yaprakların yarattığı doğal çerçeve içine Meriç ve Taş köprüyü alıp deklanşöre basıyorum. İşte ortaya bu fotoğraf çıkıyor.



Ezmecioğlu´ndan badem ezmelerimizi alırken Edirne´de nereleri gezebileceğimizi sormuştuk ve sahibi olan hanım çok içtenlik ve ilgiyle bize anlatmıştı. Buna göre daha Karaağaç ve civarını da gezmemiz gerekiyordu ama hava kararmak üzereydi. Mayıs ayının Edirne´nin en güzel zamanı olduğunu söylüyorlar. Karaağaç ve çevresini de o zaman gezmeye karar veriyoruz.

Öğle yemeğinde köfteleri abarttığımız için herkesin karnı tok gibi ama Edirne´ye gelip te meşhur Edirne Ciğer Tava´sını yemeden gitmek olur mu? Olmaz. Edirne´de pek çok ciğer tava yapan yer var ve hepsinin de tabelasında Meşhur yazıyor. Acaba hangisinde yesek. Edirne hakkında bilgi alırken Ezmecioğlu bize Saraçlar Caddesinin içinde Tahmis meydanında bulunan Aydın Ciğercisini önermişti. Gidin görün her zaman önünde kuyruk olur, dünya ciğer tava yemeğe oraya gelir demişti. Meriç kıyısında otururken karşı masada bir grup üniversite öğrencisi vardı. En iyi bilgiyi onlarda alırız diye bir de onlara soralım dedik. Onlar da ağız birliği etmiş gibi Tahmis meydanındaki Aydın Ciğercisini önerdiler. Eh herkes burayı önerdiğine göre artık gitmek gerekti. Aydın Ciğercisi akşam saat 8 de kapattığı için ve mutlaka da kuyruk olacağından eğer kaçırmak istemiyorsanız şimdiden gitmelisiniz dedi öğrenciler bize. Onlarla kısa bir sohbet edip Edirne´de üniversite öğrenciliğinin nasıl olduğunu sorduk. Hepsi de çok güzel olduğunu ve Edirne´nin öğrenciler için bulunmaz bir şehir olduğunu söylediler. Herkes halinden oldukça memnundu.



Çok aç olmamamıza rağmen tavada nar gibi kızarmış ciğerlerin hayaliyle tekrar yola koyulduk. Saraçlar caddesinin hemen yanında Kervansaray otel var ve hemen arkasında büyük otopark var. Gidenlere bilgi olsun diye bu şekilde otopark yerlerini de belirtelim. Geç olmadan Tahmis meydanına Aydın Ciğercisine geldik. Ama ne görelim, içerisi tıklım tıklım ve önünde de en az yarım saatlik bir kuyruk var. Haydi kuyruk bitti diyelim, arkada bir sürü insan kuyruk beklerken öyle keyifle oturup ta ciğer yenmez ki. Hadi ciğerleri yediniz artık kalkın gidin de bize yer açılsın şeklinde dışarıda bekleyen onlarca kişi varken ağız tadıyla oturamayacağımızı düşünüp kuyruktan çıktık.



Acaba başka nerede yiyebilirdik? Önce bir esnafa sonra bir polis memuruna sorduk. İkinci alternatif olarak Selimiye Camisi yanındaki Çınar altında bulunan yanyana iki ciğerciyi önerdiler. Orası da yürüme mesafesindeydi. Çınaraltı ciğer tavacısına gittik. Edirne´de ciğer tava mutlaka dana ciğerinden yapılıyor. Koyun ciğerinden yapılmıyor çünkü dana ciğeri daha sert olduğundan yaprak şeklinde kesime daha uygun. Ayrıca dana ciğeri koyun ciğerine göre daha sinirsiz olduğundan dana tercih ediliyor. Yaprak şeklinde ince dilim kesilip tavada kızartılmış dana ciğeri yanında mutlaka acı kuru biber kızartması birlikte servis ediliyor. Kızartılmış kuru biberler de görülmeye değer. Bu nedenle sizin için bir resim de bu biberlere çekiyorum. Anlaşılan Edirne´li ağzının tadını biliyor.



Ciğerciden sonra artık istemesek te İstanbul´a dönüş zamanı. O kadar güzeldi ki ne zaman akşam oldu da dönüş vakti geldi anlamadık. Gezemediğimiz diğer güzelliklerini görmek te inşallah mayıs ayına kaldı.

Edirne kesinlikle görülmesi gereken çok güzel bir şehir. Osmanlı´nın yıllarca neden başkenti olduğu da belli. Tarih, kültür-sanat, doğal güzellikler ve eşsiz damak tadları, hepsi burada var. İnsanları sıcak kanlı, nereyi gezebilirim dediğinizde veya adres sorduğunuzda ilgiyle ve güler yüzle cevaplıyorlar. Bu güzel şehri mutlaka gezmenizi öneririm.

Geri Dön Geri Dön

YORUMLAR


E-postanız Yayınlanmayacaktır.

Karakter  Kaldı

Başkentimiz Neresidir? (Küçük Harflerle)

Bu İçeriğe Henüz Yorum Eklenmemiş. İlk yorum yazan siz olun.